Son günlerde Orta Doğu’da ABD, İsrail ve İran arasında yükselen gerilim, turizmin aslında ne kadar hassas bir sektör olduğunu bir kez daha hatırlattı. Diplomatik açıklamalar yapılır yapılmaz seyahat uyarıları geliyor, uçuşlar iptal ediliyor, rezervasyonlar düşüyor. Turizm çoğu zaman ekonomik bir faaliyet olarak görülse de gerçek şu ki, güvenlik ve istikrar olmadan turizm de olmuyor.

Birkaç gün içinde hava sahalarının kapanması, tur operatörlerinin programlarını değiştirmesi ve destinasyonlara yönelik talebin azalması, turizmin küresel siyasetin ritmine ne kadar hızlı uyum sağlamak zorunda olduğunu gösteriyor. Özellikle gerilimin yoğun olduğu bölgelerdeki turizm merkezlerinde yaşanan talep düşüşü, sektörün jeopolitik gelişmelere karşı ne kadar kırılgan olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.

Aslında bu durum turizm araştırmacıları için yeni bir konu değil. Turizm literatüründe uzun süredir turizm ile jeopolitik arasındaki ilişki tartışılıyor. Bu alandaki dikkat çekici çalışmalardan biri de Jamie Gillen’in “Tourism Geopolitics: Roots and Branches” başlıklı makalesi. Gillen, turizmin yalnızca insanların bir yerden başka bir yere seyahat etmesinden ibaret olmadığını; sınırlar, ulusal kimlikler ve uluslararası ilişkilerle iç içe geçmiş bir süreç olduğunu vurguluyor.

Bu bakış açısına göre turist hareketleri aslında küresel politikanın sessiz göstergelerinden biri. Vize politikaları, sınır düzenlemeleri, diplomatik ilişkiler ya da bölgesel ittifaklar değiştiğinde turizm hareketleri de değişiyor. Bugün Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler, bu ilişkinin ne kadar somut olduğunu yeniden gözler önüne seriyor.

Gillen’in çalışmasında dikkat çekilen önemli noktalardan biri de turizmin sınırlar ve mekânsal egemenlik üzerindeki etkisi. Turizm, bazı bölgelerin yeniden tanımlanmasına, belirli yerlerin öne çıkarılmasına ya da bazı alanların geri planda kalmasına neden olabiliyor. Literatürde bu durum “territorialization” kavramıyla ifade ediliyor. Yani turizm yalnızca insanları hareket ettirmiyor; aynı zamanda mekânların politik anlamlarını da şekillendiriyor.

Bir başka önemli boyut ise kimlik ve duygular. Turistlerle yerel halkın karşılaşmaları bazen kültürel yakınlaşmayı artırırken, bazen de “biz” ve “öteki” ayrımını daha görünür hale getirebiliyor. Bu nedenle turizm yalnızca ekonomik bir sektör değil; aynı zamanda kimliklerin, algıların ve toplumsal ilişkilerin yeniden üretildiği bir alan.

Bugün yaşanan gerilimlere bu perspektiften bakıldığında tablo daha net görünüyor. Hava sahalarının kapanması, enerji piyasalarındaki dalgalanmalar, iptal edilen seyahatler ve azalan turizm gelirleri krizin ekonomik boyutunu gösterirken; medyada oluşan güvenlik algısı da turizm talebini doğrudan etkiliyor.

Kısacası turizm yalnızca tatil, seyahat ve eğlence demek değil. Aynı zamanda küresel siyasetin, güvenlik algısının ve uluslararası ilişkilerin de aynası. Orta Doğu’daki son gelişmeler, turizmin aslında dünya politikasının en hızlı tepki veren sektörlerinden biri olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Sonuç olarak Gillen’in çalışması turizmi yalnızca ekonomik büyüme veya kültürel deneyim üzerinden değil, küresel güç ilişkileri ve politik süreçler üzerinden okumayı öneriyor. Bugün Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler, makalede ortaya koSarı ile işaretlediğim yerlerde eksiklikleri tamamlayacağım ve veri toplama ile ilgili bilgilerin doğruluğunu teyit edeceğim. nan bu yaklaşımın ne kadar gerçekçi olduğunu gösteriyor. Turizm akışları değiştiğinde aslında yalnızca tatil planları değil, uluslararası ilişkilerin ve küresel güç dengelerinin yansımaları da değişiyor.

Kaynak: Gillen, J. (2025). Tourism geopolitics: Roots and branches. Tourism Geographies27(3-4), 631-641.

Derleyen: Dr. Selda Karahan – Beykoz Üniversitesi