Uluslararası Gastronomi Film Festivali (UGFF), Çeşme’de tamamlanan başarılı edisyonunun ardından rotasını bu kez Kars’a çeviriyor. Festivalin Kurucu Direktörü Gülper Ergün, Çeşme deneyiminin ardından elde edilen kazanımları, 10-12 Temmuz’da gerçekleştirilecek Kars edisyonunun öne çıkan başlıklarını ve UGFF’nin uluslararası büyüme vizyonunu TurizmVizyon’a değerlendirdi.

Gastronomi ile sinemayı aynı çatı altında buluşturan Uluslararası Gastronomi Film Festivali (UGFF), farklı şehirlerin kültürel hafızasını disiplinlerarası bir yaklaşımla görünür kılmaya devam ediyor. Çeşme’de yoğun ilgi gören festivalin ardından hazırlıklarını Kars edisyonu için sürdüren UGFF Kurucu Direktörü Gülper Ergün, festivalin yalnızca etkinliklerden oluşan bir organizasyon olmadığını, her durakta o şehrin kültürüyle birlikte dönüşen bir düşünce platformu olmayı hedeflediğini söyledi. Ergün, Çeşme’den Kars’a uzanan yolculuğu, festivalin kültürel yaklaşımını ve gelecek vizyonunu TurizmVizyon’un sorularını yanıtlayarak anlattı.

  • Uluslararası Gastronomi Film Festivali’nin Çeşme edisyonu geride kaldı. Festivalin ardından elde ettiğiniz en önemli kazanımlar ve gözlemler neler oldu?

Gülper Ergün: Çeşme’den sonra en çok şunu düşündük: İnsanlar bir festivale program için geliyor olabilir ama geri dönerken yanlarında çoğu zaman başka insanları götürüyorlar.

Bunu çok somut biçimde gördük. Bir filmden çıkan sohbet başka bir masada devam etti; farklı ülkelerden, mesleklerden ve kuşaklardan insanlar birbirini merak etmeye başladı. Bizim için en kıymetli çıktı buydu.

Kültürel etkinin yalnızca kaç kişinin salona girdiğiyle ölçülemeyeceğine inanıyorum. Bazen asıl etki, program bittikten sonra kurulan bir cümlede ortaya çıkıyor. İyi bir festival takvimde sona erer; insanların birbirinde bıraktığı izde değil.

  • Çeşme’deki deneyim, festivalin geleceğine dair nasıl bir yol haritası oluşturdu? Kars edisyonuna taşınan önemli çıktılar var mı?

G.E.: Çeşme bize her başarılı deneyimin tekrar edilmesi gerekmediğini öğretti. Bizce kültür alanındaki en büyük tuzaklardan biri bu: İşleyen bir modeli bulup onu çoğaltmak.

Kars’a Çeşme’nin kopyasını götürmüyoruz. Taşıdığımız şey bir program değil; dinleme biçimi. Çeşme’de deniz, göç, Akdenizlilik ve turizm başka sorular açtı. Kars’ta sınır, komşuluk, üretim, mevsim ve mesafe konuşulacak.

  • Festivalin ikinci Türkiye durağı olarak Kars’ı seçmenizin temel nedeni neydi? Kars’ın gastronomi ve kültürel miras açısından sunduğu potansiyeli nasıl değerlendiriyorsunuz?

G.E.: Kars’ı seçmemizin nedeni yalnızca güçlü bir gastronomi mirasına sahip olması değil. Bizi asıl etkileyen, o mirasın hâlâ gündelik hayatın içinde düşünmeye devam etmesi.

Kars’ta iklim yalnızca hava durumu değildir; üretimin takvimini, beklemenin süresini, neyin saklanacağını, neyin paylaşılacağını belirler. Gravyer, kaşar, bal ya da kaz kültürünün ardında bu yüzden yalnızca lezzet değil, coğrafyayla yapılmış uzun bir müzakere var.

Bir de Kars bir serhat şehri. Sınırlar siyasi olarak ayırabilir ama kültür onlara hiçbir zaman bütünüyle itaat etmiyor; tarifler, ezgiler, kelimeler dolaşmaya devam ediyor. Kars’ın bize hatırlattığı şey belki de şu: Coğrafya insanı sınırlar, kültür ise o sınırlarla ne yapacağını bulur.

  • Kars edisyonunda katılımcıları hangi özel içerikler, söyleşiler ve deneyimler bekliyor? Bu yılın öne çıkan başlıkları neler olacak?

G.E.: Kars programını birbirinden bağımsız etkinliklerin toplamı olarak değil, üç gün boyunca ilerleyen bir düşünce gibi kurduk.

“Mutfağın Vicdanı” ile gastronomide etik ve sürdürülebilirliği tartışacağız; ustalık ve zanaatın bir yemeği nasıl kültüre dönüştürdüğünü konuşacağız. Kay Ngee Tan’la mirasın mekâna nasıl tercüme edildiğine, “Sofradan Perdeye” buluşmasında Kars’ın kültürel birikimine bakacağız. Kars sineması üzerine özel oturumumuz, kısa belgesel seçkimiz ve film gösterimlerimiz de programın önemli parçaları.

Boğatepe’de ise Döngü ve Son Enstitülüler üzerinden üretim, eğitim ve kırsal hayat arasında başka bir hat açıyoruz; Köy Enstitülerinden bugünün alternatif eğitim modellerine uzanıyoruz. Programın Ani’ye kadar devam etmesi de tesadüf değil.

Kars’ta gastronomiyi yalnızca sofrada konuşmak eksik kalırdı. Biz bir şehrin nasıl düşündüğünü anlamaya çalışıyoruz.

  • Festival programında gastronomi, sinema ve kültürel mirasın yanı sıra yerel üretim geleneklerine de yer veriliyor. Bu yaklaşımın destinasyon tanıtımına nasıl bir katkı sunduğunu düşünüyorsunuz?

G.E.: Bir destinasyonu tanıtmakla onu tüketilebilir hâle getirmek arasında çok ince bir çizgi var. Bugün şehirleri birkaç görüntüye, birkaç tada, birkaç “mutlaka yapılacaklar” listesine sığdırabiliyoruz. Sonra oraya gitmiş oluyoruz ama gerçekten bakmış oluyor muyuz, emin değilim.

Yerel üretim bu yüzeyselliği bozuyor. Çünkü bir ürünü anlamaya başladığınızda mevsimi, emeği, suyu, toprağı ve o bilgiyi taşıyan insanı da merak etmeye başlıyorsunuz. Şehir artık fon olmaktan çıkıyor.

İyi destinasyon tanıtımı, insana “buraya gitmeliyim” dedirtmekten önce “burayı anlamak istiyorum” dedirtebilmeli. Bizim yaklaşımımız biraz bu.

  • Sinema profesyonelleri, şefler, akademisyenler ve öğrencileri aynı platformda buluşturan festival, farklı disiplinler arasında nasıl bir etkileşim yaratıyor?

G.E.: Disiplinlerarası çalışmayı farklı mesleklerden insanları aynı programa yerleştirmek olarak görmüyoruz. Yan yana gelmek yetmiyor; birbirinin düşünme biçimini değiştirebilmek gerekiyor.

Bir şef malzemeye bakıyor, yönetmen kadraja, akademisyen kavrama, öğrenci ise belki henüz hiçbirinin doğal kabul ettiği sınırları kabul etmiyor. Asıl imkân burada doğuyor.

Biz özellikle öğrencilerin varlığını çok önemsiyoruz. Çünkü uzmanlık bazen insana neyi bildiğini öğretirken, gençlik henüz sorulmamış soruyu görebiliyor. Farklı disiplinleri buluşturmanın değeri, herkesin masaya ne getirdiğinde değil; masadan neyi artık eskisi gibi düşünmeden kalktığında ortaya çıkıyor.

  • Londra’nın ardından Çeşme ve şimdi de Kars’ta düzenlenen festivalin uluslararası ölçekte gördüğü ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Yurt dışından nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?

G.E.: Yurt dışından aldığımız geri dönüşlerde bizi en çok sevindiren şey, festivalin “Türkiye’den çıkan bir gastronomi etkinliği” olarak değil, kendine ait bir sorusu olan kültür platformu olarak okunması.

Londra’da şunu çok net gördük: Bir hikâyenin uluslararası olabilmesi için yerelliğinden vazgeçmesi gerekmiyor. Tam tersine, sahici bir ayrıntı bazen dünyanın öbür ucundaki insana en hızlı ulaşan şey olabiliyor.

  • Kars edisyonunun ardından UGFF’nin yeni durakları ve gelecek vizyonu hakkında neler söyleyebilirsiniz? Festivali önümüzdeki yıllarda hangi noktada görmeyi hedefliyorsunuz?

G.E.: Festivali başından beri sonu önceden belirlenmiş bir rota olarak düşünmedik. Urla, Londra, Çeşme ve şimdi Kars. Her şehir festivale başka bir soru sordu; biz de yolumuza biraz değişerek devam ettik.

Şimdi Amsterdam ve Barcelona üzerine yürüttüğümüz temaslar var. Ama hedefimiz haritada mümkün olduğunca çok noktaya ulaşmak değil. Büyümeyi şehir sayısıyla ölçersek, festivalin fikrini küçültmüş oluruz.

Biz UGFF’yi önümüzdeki yıllarda daha büyük olmaktan önce daha geçirgen görmek istiyoruz; gittiği şehri etkileyen ama o şehir tarafından da değiştirilebilen bir yapı olarak. Çünkü bir festivalin geleceği kaç yere ulaştığında değil, ulaştığı her yerden sonra hâlâ aynı festival olup olmadığında saklı.