Uluslararası Gastronomi Film Festivali Direktörü Gülper Ergün, gastronominin yalnızca yemek değil, kültürel hafıza ve insan hikâyeleri olduğunu vurgulayarak, “Dünya artık lezzetten çok hikâye arıyor. Anadolu’nun en büyük gücü de yüzyıllardır taşıdığı ortak hafıza” dedi.

Gastronomi ile sinemayı aynı potada buluşturan Uluslararası Gastronomi Film Festivali (UGFF), bu yıl Çeşme’de kültür, hafıza ve hikâye anlatıcılığı ekseninde kapılarını açmaya hazırlanıyor. Festival Direktörü Gülper Ergün, gastronominin yalnızca bir yeme içme deneyimi olarak değil; insanın geçmişiyle, yaşadığı coğrafyayla ve aidiyet duygusuyla kurduğu ilişkinin güçlü bir yansıması olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor.

Festivalin ortaya çıkış hikâyesinden Çeşme’nin kültürel kimliğine, Anadolu mutfağının dünyaya anlatılamayan yönlerinden gastronomi sinemasının geleceğine kadar birçok konuda değerlendirmelerde bulunan Ergün, “İyi bir film de iyi bir yemek gibi, bittikten sonra bile insanın içinde yaşamaya devam eder” sözleriyle festivalin temel felsefesini özetliyor.

Ergün’e göre Türkiye’nin gastronomi alanındaki en büyük gücü, ürünlerinden çok taşıdığı hikâyelerde saklı. Anadolu’nun farklı kültürlerin ortak hafızasını barındıran eşsiz bir coğrafya olduğunu belirten Ergün, dünyanın artık yalnızca ne yendiğini değil, o yemeğin hangi yaşam biçimini, hangi geleneği ve hangi insan hikâyesini temsil ettiğini merak ettiğini ifade ediyor.

  • Uluslararası Gastronomi Film Festivali fikri nasıl ortaya çıktı? Gastronomi ile sinemayı aynı platformda buluşturma motivasyonunuz neydi?

    Gülper Ergün: Aslında bu fikir biraz uzun yıllar boyunca aynı şeyin etrafında düşünmekten doğdu. Gastronominin içinde çalışırken şunu çok net görüyorsunuz: İnsanlar bir yemeği yalnızca tadıyla hatırlamıyor. Bir çocukluğu, bir göçü, bir kaybı, bir kutlamayı da hatırlıyor. Sofralar insanın hayatındaki en güçlü hafıza alanlarından biri.

    Sinema da benzer şekilde çalışıyor. Bir görüntü, bir sessizlik ya da kısa bir sahne insanın içinde yıllarca kalabiliyor. Ben bir noktadan sonra gastronomi ile sinemanın aslında aynı yerden beslendiğini hissetmeye başladım. İkisi de insana dair anlatılar kuruyor. İkisi de zamanla ilgili. İkisi de duyular üzerinden hafızaya yerleşiyor.

    Festival biraz da bu iki alanın birbirine neden bu kadar yakın olduğunu araştırma isteğinden doğdu. Çünkü bana göre iyi bir film de iyi bir yemek gibi; bittikten sonra bile insanın içinde yaşamaya devam ediyor.

    • Festivalin ilk dönemindeki Urla odağından bugün Çeşme’ye uzanan süreç nasıl gelişti? Bu değişim festivalin vizyonunu nasıl etkiledi?

    G.E.: Urla bizim için çok kıymetli bir başlangıçtı. Çünkü festivalin ilk ruhu orada şekillendi. Üretim kültürüyle, gastronomiyle ve yerel yaşamla kurduğu güçlü ilişki festivalin temel düşüncesini çok besledi.

    Çeşme’ye uzanan süreç ise biraz doğal bir büyüme gibi gelişti. Çünkü festivalin kendisi de zamanla daha fazla insanla, daha fazla disiplinle ve daha fazla uluslararası temasla genişlemeye başladı. Çeşme’nin tarih boyunca taşıdığı çok kültürlü yapı, liman hafızası festivale başka bir hareket alanı açtı.

    Bizim için önemli olan hiçbir zaman yalnızca lokasyon değil. Biz bir şehrin yalnızca fiziksel güzelliğine değil, taşıdığı kültürel ruha bakıyoruz.Festivalin kimliği biraz da gittiği yerle kurduğu düşünsel ilişkiden oluşuyor.

    • Gastronomi artık yalnızca yemek değil; kültür, hafıza ve deneyim olarak değerlendiriliyor. Festival bu bakış açısına nasıl katkı sunuyor?

    G.E.: Bence gastronominin bugün yeniden düşünülmesinin en önemli sebeplerinden biri şu: İnsanlar artık yalnızca “ne yediğiyle” değil, o yemeğin hikâyesiyle de ilgileniyor. Nereden geliyor, kim üretiyor, hangi hafızayı taşıyor, hangi coğrafyaya ait gibi. Bunlar giderek daha önemli hale geliyor.

    Festivalde de tam olarak bunu görünür kılmaya çalışıyoruz. Çünkü bir tabağın arkasında çoğu zaman görünmeyen büyük bir kültürel katman var. Bir yemek bazen bir bölgenin iklimini, bazen bir göç hikâyesini, bazen de kuşaklar boyunca taşınmış bir bilgiyi saklıyor.

    Sinema bu görünmeyen katmanları açabilen çok güçlü bir alan. Bizim için festivalin en önemli taraflarından biri de gastronomiyi yalnızca tüketim kültürünün içinden değil, düşünsel ve kültürel bir yerden yeniden konuşabilmek.

    • Çeşme gibi güçlü bir destinasyonun bu festivalle birlikte uluslararası alanda nasıl bir kimlik kazanmasını hedefliyorsunuz?

    G.E.: Biz Çeşme’yi hiçbir zaman yalnızca bir tatil destinasyonu olarak görmedik. Burası tarih boyunca farklı kültürlerin karşılaştığı, üretimin, denizciliğin, ticaretin ve Akdeniz yaşam kültürünün iç içe geçtiği çok özel bir coğrafya. Rüzgârından mutfağına, taşından ışığına kadar kendine ait çok güçlü bir karakter taşıyor. Aslında Çeşme’nin kültürel derinliği, bugüne kadar anlatılandan çok daha büyük.

    Dolayısıyla festival olarak bizim yaklaşımımız, Çeşme’ye bir değer “katmak”tan çok; zaten var olan bu güçlü hafızayla doğru bir ilişki kurabilmek. Çünkü bazı şehirlerin ruhu vardır; siz oraya bir etkinlik götürmezsiniz, o şehir sizi kendi hikâyesinin içine davet eder. Çeşme biraz böyle bir yer.

    Uluslararası Gastronomi Film Festivali de tam bu noktada, Çeşme’nin taşıdığı kültürel birikimle çok doğal bir bağ kuruyor. Gastronomi, sinema, yaratıcı endüstriler ve kültürel hafıza üzerinden dünyayla konuşabilen bir alan açmaya çalışıyoruz. Ben festivalin zamanla Çeşme’nin uluslararası kültür dilinin önemli parçalarından biri olabileceğine inanıyorum ama bunun sebebi festivalin tek başına bir şey “yaratması” değil; Çeşme’nin zaten çok güçlü olan hikâyesine doğru bir yerden temas edebilmesi.

    • Sizce gastronomi turizmi açısından Türkiye’nin dünyaya anlatamadığı en güçlü hikayesi ne?

    G.E.: Sanırım Türkiye’nin dünyaya yeterince anlatamadığı en güçlü şey, çeşitliliğinin derinliği. Çünkü Anadolu mutfağı tek bir mutfak değil aslında; yüzyıllardır birbirine temas etmiş kültürlerin büyük bir ortak hafızası.

    Ama uzun yıllar boyunca gastronomiyi biraz “ürün tanıtımı” gibi anlattık. Oysa dünyada artık insanlar yalnızca lezzet görmek istemiyor. Hikâye görmek istiyor. Bir ekmeğin neden öyle yapıldığını, bir tarifin hangi yolculuktan geçtiğini, bir sofranın hangi yaşam biçimini temsil ettiğini merak ediyor.

    Türkiye’nin en büyük gücü de burada bence. Çünkü bu coğrafya hâlâ üretimle yaşayan, ritüellerini tamamen kaybetmemiş ve sofrayı toplumsal bir alan olarak koruyabilmiş yerlerden biri.

    • Son yıllarda gastronomi temalı film ve belgesellere ilgi hızla arttı. Türkiye bu alanda sizce yeterince görünür mü?

    G.E.: Açıkçası Türkiye’nin bu alandaki potansiyelinin henüz çok küçük bir kısmını görünür kılabildiğimizi düşünüyorum. Çünkü Anadolu’nun gastronomik hafızası yalnızca tariflerden oluşmuyor; binlerce yıllık göçlerin, karşılaşmaların, kayıpların, iklimlerin ve birlikte yaşama kültürlerinin taşıdığı çok katmanlı bir insan hikâyesi barındırıyor. Bu coğrafyanın mutfağı aslında başlı başına büyük bir anlatı arşivi.

    Ama uzun yıllar boyunca gastronomiyi biraz fazla yüzeyden anlattık. Daha çok “ne yiyoruz?” sorusuna odaklandık; “nasıl bir hayatın içinden geliyor?” sorusuna yeterince bakmadık. Oysa sinema tam da bu görünmeyen alanları açığa çıkarabilen bir sanat. Bir mutfakta saklanan sessizlik, bir tarifin kuşaktan kuşağa aktarılış biçimi, göçle dönüşen tatlar ya da mevsimle yaşayan üretim kültürleri… Bunların hepsi aslında insanlığın ortak hafızasına dair çok güçlü anlatılar taşıyor.

    Özellikle kadınların görünmeyen emeğinin gastronomi hafızasında çok belirleyici olduğunu düşünüyorum. Yazılmamış tarifler, sözlü aktarım, ritüeller, saklama biçimleri… Bunlar yalnızca mutfak pratiği değil; kültürel sürekliliğin de taşıyıcıları. Türkiye’nin en güçlü sinematik alanlarından biri tam olarak burada saklı.

    Önümüzdeki dönemde gastronomi sinemasının daha gösterişli sofralardan çok, insanın hayatla kurduğu ilişkiye odaklanacağını düşünüyorum. Daha kişisel, daha yerel ama aynı zamanda çok evrensel hikâyeler izleyeceğiz. Genç yönetmenlerde de bunu görmeye başladım. Kendi coğrafyasına, kendi ailesine, kendi hafızasına dikkatle bakan bir kuşak geliyor. Bence asıl güçlü sinema da tam olarak oradan çıkacak.

    • Festival kapsamında bu yıl özellikle öne çıkarmayı hedeflediğiniz tema, ülke ya da içerikler olacak mı?

    G.E.: Bu yıl programı oluştururken özellikle “aidiyet” duygusunun etrafında dolaşan hikâyeler dikkatimizi çok çekti. Çünkü bugün dünyanın neresine bakarsanız bakın insanlar aslında aynı sorularla uğraşıyor: Neye aitiz, neyi korumaya çalışıyoruz, neyi kaybediyoruz ve nasıl hatırlıyoruz?

    Bu yüzden gastronomiyi yalnızca mutfak pratiği olarak değil; insanın yaşadığı yerle kurduğu ilişkinin bir yansıması olarak ele alan işlere daha fazla alan açıyoruz. Özellikle üretim kültürü, sürdürülebilirlik, göç, kuşak aktarımı ve unutulmaya yüz tutmuş yerel bilgiler bu yıl programın görünmeyen omurgasını oluşturuyor.

    Uluslararası tarafta ise Akdeniz havzası bizi çok düşündürüyor. Çünkü bu coğrafyada mutfaklar farklı görünse de aslında benzer duygular taşıyor. Yas biçimleri, kutlama ritüelleri, paylaşma kültürü, mevsimle kurulan ilişki gibi. Yemek üzerinden baktığınızda ülkelerin birbirinden çok daha fazla şey taşıdığını fark ediyorsunuz. Festivalin bu yıl biraz da bu ortak insanlık hâline odaklandığını söyleyebilirim.

    • Gastronomi dünyasıyla sinema sektörünü aynı çatı altında buluşturmak nasıl bir sinerji yaratıyor?

    G.E.: Bence bu iki alanın birbirine bu kadar yakın olmasının sebebi, ikisinin de zaman sanatı olması. Bir film nasıl ritim, bekleyiş ve duygu üzerine kuruluyorsa; iyi bir yemek de öyle. İkisi de aceleyi sevmez. İkisi de insanın dikkatini, hafızasını ve duyularını aynı anda çalıştırır.

    Festivalde beni en çok etkileyen şeylerden biri, farklı disiplinlerden insanların birbirlerinin üretim biçimlerine gerçekten merak duyması oluyor. Bir yönetmenin bir şefin mutfaktaki disiplinine hayran kalması ya da bir şefin sinemadaki kadraj duygusunu kendi alanıyla ilişkilendirmesi gibi. Bunlar çok kıymetli karşılaşmalar.

    Çünkü yaratıcı üretim çoğu zaman aynı alanın içinde değil, başka bir disiplinin bakışıyla sarsıldığınız anda dönüşüyor. Bugün dünyada en yenilikçi işler de tam bu sınır bölgelerinden çıkıyor zaten. Ben festivali biraz bu yüzden önemsiyorum; insanları kendi alanlarının dışına bakmaya davet ediyor.

    • Festivalin uzun vadeli hedefi nedir? Uluslararası ölçekte nasıl bir noktaya ulaşmasını istiyorsunuz?

    G.E.: Biz UGFF’nin geleceğini yalnızca büyüyen bir festival olarak değil, zamanla kendi kültürel ekosistemini oluşturan bir yapı olarak hayal ediyoruz. Yılın belli günlerinde başlayıp biten bir etkinlikten çok; farklı şehirlerde yaşayan, yeni üretimler doğuran ve insanlar arasında kültürel dolaşım yaratan bir platform gibi.

    Bizim için asıl önemli olan şey görünürlükten çok derinlik. Çünkü bugün çok büyük etkinlikler yapılabiliyor ama çok azı insanın hafızasında gerçek bir iz bırakıyor. Festivalin yıllar sonra bile insanlara yalnızca “iyi organize edilmiş” bir etkinlik olarak değil, düşünme biçimlerini etkilemiş bir karşılaşma alanı olarak kalmasını isterim.

    Uluslararası ölçekte de mesele sadece başka ülkelere gitmek değil bence. Gerçek uluslararasılık, kendi kültürel sesinizi kaybetmeden dünyayla konuşabilmekte başlıyor. UGFF’nin gelecekte Akdeniz’den Avrupa’ya, Anadolu’dan başka coğrafyalara uzanan güçlü bir kültürel diyalog ağı kurabileceğine inanıyorum. Ama bunu yaparken en önemli şeyin samimiyetini korumak olduğunu düşünüyorum.

    • Bugün dünyaya Türkiye’yi tek bir tabak ve tek bir film sahnesiyle anlatacak olsanız, nasıl bir hikâye kurardınız?

    G.E.: Sanırım çok kusursuz görünen bir masa kurmazdım. Biraz dağılmış, yaşanmış bir sofra olurdu bu. Akşamüstü ışığında, konuşmanın bazen sustuğu ama kimsenin de kalkmadığı uzun bir masa olurdu. Belki taze pişmiş ekmek, zeytinyağı, birkaç meze, mevsimden gelen sade bir yemek. Çünkü bana göre bu coğrafyanın ruhu gösterişte değil, paylaşmanın gündelik doğallığında saklı.

    Film sahnesi olarak da büyük dramatik anlardan birini değil; çok küçük bir hareketi seçerdim. Yaşlı birinin sofradaki son zeytini hiç düşünmeden başkasının tabağına bırakmasını mesela. Çünkü Türkiye’yi bana göre en iyi anlatan şeylerden biri bu: İnsanların bütün kırgınlıklarına, farklılıklarına ve yorgunluklarına rağmen hâlâ paylaşmayı tamamen unutmamış olması.

    Bu ülke biraz da böyle bir yer aslında. Aynı anda çok gürültülü ve çok yalnız, çok yorgun ama hâlâ çok misafirperver. Belki bu yüzden Türkiye’yi tek bir tabakla anlatmak mümkün değil. Ama bir sofranın etrafında oturan insanların birbirine bakışında, bu coğrafyanın bütün çelişkilerini ve güzelliğini görebilirsiniz.