Sivas’ın Divriği ilçesinde yaşadığı beklenmedik bir karşılaşma, Alman gezgin Tanja Aumer’in Türkiye yolculuğunu unutulmaz bir anıya dönüştürdü ve Anadolu misafirperverliği sosyal medyada viral oldu. Sevgili Tanja ile yaptığımız keyifli röportajı sizlerle buluşturuyoruz. Keyifli okumalar.

Alman gezgin Tanja Aumer, Almanya’dan Türkiye’ye yaptığı seyahat sırasında Sivas’ın Divriği ilçesinde aracı arızalanınca beklenmedik bir durumla karşılaştı. Ancak bu aksilik, hayatının en unutulmaz karşılaşmalarından birine dönüştü. Aracının tamir edilmesini beklerken, kendisini evlerine davet eden bir aileyle tanıştı ve bir süre onların misafiri oldu. Köyde geçirdiği günlerde Anadolu’nun paylaşma kültürünü, birlikte sofraya oturma geleneğini ve misafirperverliğini yakından deneyimledi. Aileden ayrılırken yaşanan duygusal anlar sosyal medyada paylaşılan videolarla geniş kitlelere ulaştı. Bu hikâye, bir yolculuk aksaklığının nasıl kültürlerarası bir dostluğa dönüşebileceğini etkileyici biçimde gösterdi.

Divriği’de yaşadıkları Tanja Aumer’in Türkiye hakkındaki izlenimlerini nasıl etkiledi? Anadolu’nun gündelik yaşamında neler keşfetti? Tanja Aumer ile hayatı, Türkiye’deki turizm deneyimlerini ve yolculuğunda kalıcı izler bırakan anılarını konuştuk.

Sizi Türkiye seyahatinizde Divriği’de yaşadıklarınızı paylaştığınız videolarla tanıdık. Okuyucularımız için kendinizden biraz bahseder misiniz?

Ben Tanja Aumer. 16 yaşımdan beri dünyayı keşfediyor, seyahatlerim boyunca hikâyeler ve unutulmaz karşılaşmalar biriktiriyorum. Özellikle turistik rotaların dışına çıkmayı, farklı kültürleri yakından tanımayı ve hayatın gerçek akışına karışmayı seviyorum. Seyahatlerimi, karavan yaşamına dair maceralarımı ve dünyaya bakışımı değiştiren deneyimlerimi Tanjaventuras.com adlı blogumda paylaşıyorum.

Şu anda sabit bir evim yok ve bu, tamamen kendi tercihim. Bazen kendi ellerimle dönüştürdüğüm karavanım Blacky ile yollara düşüyor, bazen de son 13 yıldır ikinci evim hâline gelen Meksika’da vakit geçiriyorum. Şu sıralar yine Meksika’dayım. Hayatım bir yandan karavan yolculukları ve yeni keşiflerle, diğer yandan gelecekte kendime ait bir yaşam alanı kurma hayaliyle şekilleniyor.

Seyahatlerinizin yanı sıra başka nelerle ilgileniyorsunuz? Gelecek için nasıl planlarınız ve hayalleriniz var?

Seyahatlerimin yanı sıra doğayla bağ kurmak, kişisel gelişim ve spiritüel konularla da yakından ilgileniyorum. Gelecek yıldan itibaren küçük grupları kendi macera seyahatlerime götürmeyi planlıyorum. Bunu klasik bir tur rehberi olarak değil, farklı kültürleri birlikte keşfeden, yeni bakış açıları kazandıran ve beklenmedik deneyimlere açık bir yol arkadaşı olarak yapmak istiyorum.

En büyük hayalim ise insanların birlikte yaşayabileceği, üretebileceği ve birbirlerinden öğrenebileceği, kendi kendine yetebilen bir çiftlik kurmak. İnsanların doğayla, kendileriyle ve birbirleriyle daha bilinçli bir ilişki kurabildiği; karşılaşmaların gerçek bağlara dönüştüğü bir yaşam alanı yaratmak istiyorum.

“Turist değil, gezgin ol”

Bir ülkeyi turist olarak ziyaret etmekle oradaki insanların gündelik yaşamına gerçekten dâhil olmak arasında nasıl bir fark görüyorsunuz? Divriği’de yaşadığınız deneyim bu konudaki bakışınızı değiştirdi mi?

Bana göre turist olarak bir ülkeyi ziyaret ettiğinizde çoğu zaman yüzeyde kalıyorsunuz. Turistik yerler bir ülkenin görülecek noktalarını gösteriyor, ancak çevresindeki yaşam bazen yapay biçimde düzenlenmiş gibi geliyor. Ben bu tür popüler yerlere pek gitmeyi sevmiyorum; çünkü çoğu zaman orada otantik olanı bulamıyorum ve kalabalıklardan da pek hoşlanmıyorum.

Güzel bir söz var: “Turist değil, gezgin ol.” Benim için bu, seyahat ettiğim ülkeyi daha derinlemesine tanımak anlamına geliyor. Bunun en önemli yolu da yerel insanlarla sohbet etmek ve gündelik yaşamın gerçekte nasıl işlediğini anlamaya çalışmak.

İnsanlarla anlaşamadığım yerlere seyahat etmeyi sevmiyorum. Neyse ki akıllı telefonlar ve çeviri uygulamaları sayesinde bu durum çok daha kolaylaştı.

Biraz romantik gelebilir ama bence işin özü gerçekten şu: Hayata açık bir kalple yaklaşmak, insana kapılar açıyor. Bu kez beni yalnızca Alevi bir ailenin gündelik yaşamına değil, bir süreliğine onların yaşamının gerçek bir parçası olmaya da götürdü. Bir gezgin olarak yalnızca bir ülkenin turistik yönünü tanıdığınızda böyle deneyimlerle karşılaşmanız çoğu zaman mümkün olmuyor. Bu tür deneyimler hayata bakışımı her zaman değiştiriyor.

Tanjaventuras’ın sloganı başından beri “Daha derin seyahat et – bakış açını değiştir – dünyadan öğren.” Ailenin yanında geçirdiğim süre bu düşüncemi değiştirmedi; aksine, bu yaklaşımımı bir kez daha doğruladı!

“Aile her şey demek!”

Ailenin yanında kaldığınız süre boyunca aile ilişkileri, komşuluk kültürü ve paylaşma geleneği hakkında neler gözlemlediniz? Sizi en çok şaşırtan ne oldu?

Aile her şey demek! Aileden birinin daha çıkıp gelmesine çok şaşırdım. Aile oldukça kalabalık ve anladığım kadarıyla insanlara yön veren, gündelik yaşamı şekillendiren önemli bir sosyal destek ağı.

Bunu gözlemlemek benim için özellikle ilginçti; çünkü kendi çevremde aile ilişkilerini kısmen farklı yaşıyorum. Gündelik hayatımda herkesin kendi yaşamıyla çok meşgul olduğu bir aile anlayışına sıkça rastlıyorum. Birçok insanın birbirine ayıracak az zamanı var, aileler birbirinden uzakta yaşıyor ve birlikte vakit geçirmek bazen zorlaşıyor. Elbette bizim toplumumuzda da birbirine çok bağlı aileler var. Yine de kaldığım süre boyunca aile dayanışmasının orada gündelik yaşamda özellikle görünür ve doğal biçimde yaşandığını hissettim.

İnsanların bir araya geldiğinde ve değerleriyle inançları için birlikte çaba gösterdiğinde güçlü olduğuna inanıyorum. Bu nedenle aile bağlarının kuvvetli olması beni çok etkiledi. İnsanların arasına kabul edilmek de öyle. Henüz yeni tanıştığınız insanların size “kız kardeşim” ya da “kızım” diye hitap etmesi ve sizi bu kadar içten karşılaması inanılmaz derin ve güzel bir duygu.

Bu dayanışmayı komşuluk ilişkilerinde de gördüm. Örneğin, birkaç kez bahçeden toplanan meyve ya da sebzelerin komşulara götürüldüğüne, ertesi gün de karşılığında bir yemek ya da başka bir ikram geldiğine tanık oldum. Komşular sürekli ziyarete geliyordu; bana da sık sık el öpme jesti yapılıyordu.

Bulunduğum köyde insanların birlikte çalıştığını da gördüm. Örneğin bir yolu birlikte döşüyorlar ve herkes, sonunda herkesin yararlanacağı bir iş için üzerine düşeni yapıyordu. Bu tür dayanışma biçimlerinin benim çevremde de daha sık yaşanmasını isterdim.

Sevginin dalga dalga yayıldığına kesinlikle inanıyorum. Ailelerimizde, arkadaşlıklarımızda ve komşuluklarımızda sevgiyi küçük şeylerle daha bilinçli yaşamaya başlarsak, bunun sonucunda çok daha büyük şeyler ortaya çıkabilir.

“Erkeklerin mutfak işlerine biraz daha fazla katılmasını isterdim.”

Türk mutfağı ve Anadolu’nun yemek kültürü yolculuğunuzun önemli bir parçasıydı. Denediğiniz yemeklerden hangisi sizi en çok etkiledi? Sofrada dikkatinizi en çok neler çekti?

En çok içi doldurulmuş biberleri hatırlıyorum; onlara bayılmıştım! Ne yazık ki yemeklerin çoğunun adını bilmiyorum ama evin kadınlarının her gün hazırladığı yemekler inanılmaz lezzetliydi. Taze sebzelerin ve karpuzun sofraya bu kadar sık gelmesine de şaşırdım. Özellikle sıcak havalarda bunu harika buldum. Türkiye’deki çay kültürünü de seviyorum. Bu, insanları günde birkaç kez bir araya getiren, sohbet ve birliktelik için alan yaratan küçük ama güzel bir gelenek. Genel olarak, yemeklerde çoğunlukla bütün ailenin bir araya gelmesini çok sevdim. Özellikle çiftlikte, birçok yiyeceğin kendi yetiştirdikleri ürünlerden gelmesi ya da yumurtaların kendi tavuklarından alınması çok güzel. Bu durum yiyeceklere duyulan değeri artırıyor ve aynı zamanda yüksek kalite sağlıyor.

Küçük bir gözlemim de var: Erkeklerin mutfak işlerine biraz daha fazla katılmasını isterdim. Kendi çevremde bunun bazen farklı olduğunu görüyorum. Ev işlerinin geleneksel cinsiyet rollerine göre değil; kimin neyi sevdiğine, neyi iyi yaptığına ya da kimin o sırada zamanının olduğuna göre paylaşılmasını çok önemsiyorum. Bu dileğim, elbette her toplumda aynı hızla gerçekleşmese de, bütün toplumlar için geçerli.

“Yerel işletmeleri doğrudan desteklemek benim için önemli”

Seyahatlerinizde yerel insanlarla iletişim kurmak sizin için ne kadar önemli? Farklı diller konuşulsa bile güçlü bir insani bağ kurulabileceğine inanıyor musunuz?

Evet, bu benim için çok önemli! İlk soruda da biraz değinmiştim. Bununla birlikte, yıllar içinde seyahat etme biçimimin değiştiğini fark ediyorum. Bunu eski ve yeni fotoğraflarımı karşılaştırdığımda da görüyorum. 16 yaşında dünyayı gezmeye başladığımda, karşıma çıkan her heykelin fotoğrafını çekerdim. Önceden eksiksiz bir plan yapar; rezervasyonlarımı tamamlar ve neleri görüp deneyimleyeceğime dair oldukça net bir fikre sahip olurdum.

Bugün seyahate çıktığımda genellikle yalnızca genel bir hedefim olur; arabamı ya da uçak biletimi ayarlarım. Geri kalan her şeyi akışına bırakmayı seviyorum. Örneğin yılın başında kız kardeşim ve eniştemle Fas’a gittim. Eniştem için bir Arap ülkesine yapılan ilk seyahatti. Bana neler yapacağımızı ve önceden herhangi bir tur ayarlayıp ayarlamamamız gerektiğini sordu.

Ona, mümkün olduğunca hiçbir şeyi önceden internetten ayırtmayacağımızı, bunun yerine gittiğimiz yerde bakınacağımızı söyledim. Yerel işletmeleri doğrudan desteklemek benim için önemli; böylece ekonomik kazancın mümkün olduğunca büyük bir bölümü oradaki insanlara kalıyor. Bu nedenle turlarını ve deneyimlerini kendileri sunan insanlara doğrudan gitmeyi ya da sadece pazara uğramayı tercih ediyoruz. Tanıdığım birkaç kişiyi ziyaret ediyor, birlikte çay içiyor ve neler olacağını görüyoruz. Ve her zaman heyecan verici bir şeyler oluyor!

Divriği gibi büyük turistik merkezlerin dışında kalan Anadolu’nun küçük yerleşim yerlerinde nasıl bir turistik ve kültürel keşif potansiyeli görüyorsunuz? Bir gezgin olarak bu tür yerlerde konaklamayı nasıl deneyimliyorsunuz?

Ben büyük turistik merkezlerin dışında kalan yerleri keşfetmeyi çok seviyorum. Özellikle klasik turistik görülecek yerlerin her köşede bulunmadığı yerlerde, yerel insanlarla kurulan temas seyahatin gerçek anlamda öne çıkan deneyimlerinden biri olabilir.

Ancak Divriği’nin çevresi de görülecek pek çok şey sunuyor: Dağlar, kanyonlar, nehirler, bolca doğa ve çok sayıda hayvan. Köyün kendisinin de ayrı bir güzelliği var. Fakat kaldığım süre boyunca bunların pek çoğunu göremedim; yalnızca camiyi ve atölyeyi gördüm. Sanırım misafir olduğum aileyle vakit geçirmeye biraz fazla odaklanmıştım!

“Türkiye’deki ilk günlerimde oldukça sinirliydim.“

Türkiye’de bulunduğunuz süre içinde önceki önyargılarınızı değiştiren ya da bazı konuları yeniden düşünmenize neden olan bir karşılaşma veya deneyim yaşadınız mı?

Genel olarak mümkün olduğunca az önyargıya sahip olmaya, olayları bizzat deneyimlemeye ve sonrasında kendi fikrimi oluşturmaya çalışıyorum. Çocukluğumdan bazı Türkleri tanıyordum ve onları her zaman çok sevimli bulmuştum. Yine de dürüst olmak gerekirse, Türkiye’deki ilk günlerimde oldukça sinirliydim. Sınırda sekiz saat beklemek zorunda kaldım. Sonrasında da bazı şeyler bana yabancı geldi ve gereksiz yere yorucu oldu. Örneğin turist olarak SIM kart almak gibi. Buna ek olarak, ısrarcı davranan bazı erkeklerle de karşılaştım. Gerçek misafirperverlikle başka niyetleri birbirinden ayırmakta bazen zorlandım. Bu sınırlar zaman zaman belirsizleşebiliyor ve bu durum her zaman hoşuma gitmedi.

Ancak aileyle yaşadığım deneyim, ilk izlenimlerimi farklı bir ışık altında değerlendirmemi sağladı. Bir kez daha, tek tek karşılaşmalardan koca bir ülke hakkında yargıya varmamak gerektiğini gösterdi. Her yerde farklı insanlar, farklı karakterler ve farklı deneyimler var. Bu yüzden açık fikirli kalmayı ve kendi gözlemlerimle bir kanaat oluşturmayı çok önemli buluyorum.

“Mucizeler” dediğimiz karşılaşmalar…

Bu yolculuktan çıkardığınız en önemli kişisel sonuç ne oldu? Sizce bu deneyim gelecekteki seyahat etme biçiminizi nasıl etkileyecek?

Aslında uzun zamandır bu şekilde seyahat ediyorum ve gelecekte de böyle yapacağım. Yeni olan, bu özel karşılaşmanın artık daha geniş bir kitleye ulaşmış olması. Bu nedenle en önemli çıkarımım, önceki inançlarımın bir kez daha doğrulanması oldu: Dünyaya açık bir kalple yaklaşıp insanlara dostça ve yardımsever davranır, onlarla paylaşır ve ihtiyaç duydukları yerde destek olursanız, “mucizeler” dediğim özel karşılaşmalar yaşanabiliyor. Üstelik çoğu zaman insan, hiç beklemediği bir şekilde kendisi de karşılığında bir şey alıyor.

Bu yüzden gelecekte de her şey dâhil bir otelde tatil yapmak yerine, karavanımla dolambaçlı yollardan gitmeyi tercih edeceğim. Çünkü böyle bir tatilde çevreyi ve yerel yaşamı çok az tanıma ihtimalim var. Benim için seyahatin büyük bir bölümü, önceden planlanmamış karşılaşmalarda saklı.

Bir sonraki rota

Türkiye’yi yeniden ziyaret etme imkânınız olsaydı bu kez nasıl bir rota izlerdiniz? Özellikle neleri deneyimlemek, görmek ya da tatmak isterdiniz?

Artık başka Türk ailelerinden de o kadar çok davet aldım ki sanırım yalnızca insanları ziyaret edeceğim bir gezi planı bile yapabilirim. Manzara açısından özellikle ülkenin doğusu ilgimi çekiyor. Van Gölü çevresini keşfetmek, Tahir Geçidi’nden geçmek ve macera olsun diye belki Ağrı Dağı’na tırmanmak isterim. Ayrıca Kapadokya’ya yeniden gitmeyi çok isterim. Orada henüz balon turuna katılmadım ya da vadilerde at sırtında gezmedim. İkisini de yapmak isterim. Karadeniz kıyısında Ayder Yaylası ve Rize çevresindeki yemyeşil dağlar da ilgimi çekiyor. Bütün bu maceralardan sonra Antalya kıyısında birkaç gün dinlenmek de güzel olabilir. Antalya’nın eski kent merkezinin çok güzel olduğunu duydum. Özellikle Kestel ve Kaleköy ile Kaş gibi daha küçük yerler de ilgimi çekiyor.

Son olarak, okuyucularımıza kendi hayatlarında yeni deneyimlere ve farklı bakış açılarına yer açmaları için ne söylemek istersiniz?

Bütün seyahatlerimin ve projelerimin arkasında aynı inanç var: Hayat, içinde maceralar barındıran bir oyun alanı. Dünya bize öğretecek çok şey sunuyor. Bazen ait olduğumuz yere ulaşmak için yalnızca planladığımız yoldan ayrılma cesaretini göstermemiz gerekiyor.

Hayat felsefem ve aynı zamanda Tanjaventuras’ın sloganı da bu düşünceyi yansıtıyor: “Travel deeper – change perspective – learn from the world.” Türkçesiyle, daha derinlemesine seyahat et, bakış açını değiştir ve dünyadan öğren.

Tanja Aumer’e bu keyifli söyleşi için teşekkür ediyor, yolunun hep açık olmasını diliyoruz.

Eine Reise, ein Zufall, eine Freundschaft: Im Gespräch mit der deutschen Reisenden Tanja Aumer

Eine unerwartete Begegnung im Landkreis Divriği in der Provinz Sivas machte die Türkeireise der deutschen Reisenden Tanja Aumer zu einer unvergesslichen Erinnerung – und die anatolische Gastfreundschaft ging in den sozialen Medien viral. Wir freuen uns, Ihnen unser schönes Gespräch mit Tanja vorzustellen. Viel Freude beim Lesen!

Während ihrer Reise von Deutschland in die Türkei erlebte die deutsche Reisende Tanja Aumer im Landkreis Divriği in der Provinz Sivas eine unerwartete Situation, als ihr Fahrzeug eine Panne hatte. Doch aus diesem Missgeschick entwickelte sich eine der unvergesslichsten Begegnungen ihres Lebens. Während sie auf die Reparatur ihres Fahrzeugs wartete, lernte sie eine Familie kennen, die sie zu sich nach Hause einlud, und war eine Zeit lang deren Gast. In den Tagen, die sie im Dorf verbrachte, erlebte sie die anatolische Kultur des Teilens, die Tradition gemeinsamer Mahlzeiten und die Gastfreundschaft der Menschen aus nächster Nähe. Die bewegenden Momente beim Abschied von der Familie erreichten durch die in den sozialen Medien geteilten Videos ein großes Publikum. Diese Geschichte zeigt eindrucksvoll, wie aus einem Reisezwischenfall eine interkulturelle Freundschaft entstehen kann.

Doch welchen Eindruck hat diese Erfahrung in Divriği von der Türkei bei Tanja Aumer hinterlassen? Was hat sie im Alltag Anatoliens entdeckt? Wir haben mit Tanja Aumer über ihr Leben, ihre Reiseerfahrungen in der Türkei und die Erinnerungen gesprochen, die ihre Reise nachhaltig geprägt haben.

Wir haben Sie durch die Videos kennengelernt, in denen Sie während Ihrer Türkeireise Ihre Erlebnisse in Divriği geteilt haben. Können Sie unseren Leserinnen und Lesern ein wenig über sich erzählen?

Ich bin Tanja Aumer. Seit ich 16 bin, entdecke ich die Welt und sammle auf meinen Reisen Geschichten und unvergessliche Begegnungen. Am liebsten bin ich abseits der touristischen Pfade unterwegs, lerne fremde Kulturen aus nächster Nähe kennen und tauche mitten ins echte Leben ein. Auf meinem Blog Tanjaventuras.com erzähle ich von meinen Reisen, Vanlife-Abenteuern und Begegnungen, die den eigenen Blick auf die Welt verändern.

Eine feste Bleibe habe ich derzeit nicht – und das ist durchaus so gewollt. Mal bin ich mit meinem selbst ausgebauten Camper „Blacky“ unterwegs, mal zieht es mich nach Mexiko, das in den vergangenen 13 Jahren längst zu meiner zweiten Heimat geworden ist. Aktuell bin ich wieder dort. Mein Leben spielt sich momentan irgendwo zwischen Vanlife, neuen Entdeckungen und der Vision eines eigenen Ortes ab, an dem ich irgendwann wieder Wurzeln schlagen möchte.

Womit beschäftigen Sie sich neben dem Reisen? Welche Pläne und Träume haben Sie für die Zukunft?

Neben meinen Reisen beschäftige ich mich intensiv mit Naturverbundenheit, persönlicher Entwicklung und spirituellen Themen. Ab dem kommenden Jahr möchte ich kleine Gruppen mit auf meine Abenteuerreisen nehmen – nicht als klassische Reiseleiterin, sondern als Reisebegleiterin, die gemeinsam mit anderen Menschen fremde Kulturen entdeckt, Perspektiven wechselt und sich auf das Ungeplante einlässt.

Meine größte Vision ist jedoch ein gemeinschaftlicher Selbstversorgerhof, an dem Menschen zusammenleben, gemeinsam etwas schaffen und voneinander lernen. Ein Ort, an dem Menschen einen bewussteren Umgang mit der Natur, mit sich selbst und miteinander gestalten – und an dem aus Begegnungen echte Verbindungen werden.

„Sei kein Tourist, sei ein Reisender“

Welchen Unterschied sehen Sie zwischen dem Besuch eines Landes als Touristin und dem tatsächlichen Eintauchen in den Alltag der Menschen vor Ort? Hat Ihre Erfahrung in Divriği Ihre Sichtweise darauf verändert?

Wenn man ein Land als Tourist besucht, bleibt man meiner Meinung nach oft an der Oberfläche. Touristische Orte zeigen die Sehenswürdigkeiten eines Landes, aber das Leben drumherum wirkt manchmal künstlich arrangiert. Ich gehe nicht so gern an solche beliebten Orte, weil ich dort meist nichts Authentisches finde – und Menschenmassen mag ich auch nicht besonders.

Es gibt einen schönen Spruch: „Sei kein Tourist, sei ein Reisender.“ Für mich bedeutet das, das Land, in das ich reise, tiefer kennenzulernen. Der wichtigste Weg dorthin ist, mit den Menschen vor Ort ins Gespräch zu kommen und zu verstehen, wie der Alltag wirklich funktioniert.

Ich reise nicht gern an Orte, an denen ich mich mit den Menschen nicht verständigen kann. Zum Glück ist das dank Smartphones und Übersetzungs-Apps viel einfacher geworden.

Es mag etwas romantisch klingen, aber im Kern ist es wirklich so: Wer dem Leben mit offenem Herzen begegnet, dem öffnen sich Türen. Diesmal hat mich das nicht nur in den Alltag einer alevitischen Familie geführt, sondern ließ mich für eine Weile ein echter Teil ihres Lebens werden. Wenn man als Reisende nur die touristische Seite eines Landes kennenlernt, sind solche Erfahrungen meist nicht möglich. Und solche Erlebnisse verändern meinen Blick auf das Leben jedes Mal.

Der Slogan von Tanjaventuras lautet von Anfang an: „Travel deeper – change perspective – learn from the world.“ Die Zeit bei der Familie hat diese Überzeugung nicht verändert – im Gegenteil, sie hat meine Haltung noch einmal bestätigt!

„Familie ist alles!“

Was haben Sie während Ihres Aufenthalts bei der Familie über die familiären Beziehungen, die Nachbarschaftskultur und die Tradition des Teilens beobachtet? Was hat Sie am meisten überrascht?

Familie ist alles! Ich war sehr überrascht, dass immer noch ein weiteres Familienmitglied auftauchte. Die Familie ist ziemlich groß und, soweit ich es verstanden habe, ein wichtiges soziales Netz, das den Menschen Orientierung gibt und den Alltag prägt.

Das zu beobachten war für mich besonders spannend, weil ich Familie in meinem Umfeld zum Teil anders erlebe. In meinem Alltag begegne ich oft einem Familienverständnis, in dem jeder sehr mit seinem eigenen Leben beschäftigt ist. Viele Menschen haben wenig Zeit füreinander, Familien leben weit voneinander entfernt, und gemeinsame Zeit ist manchmal schwer zu finden. Natürlich gibt es auch in unserer Gesellschaft Familien, die sehr eng miteinander verbunden sind. Trotzdem hatte ich während meines Aufenthalts das Gefühl, dass familiärer Zusammenhalt dort im Alltag besonders sichtbar und selbstverständlich gelebt wird.

Ich glaube, dass Menschen stark sind, wenn sie zusammenkommen und sich gemeinsam für ihre Werte und Überzeugungen einsetzen. Deshalb hat mich der starke familiäre Zusammenhalt sehr beeindruckt. Und genauso, in die Gemeinschaft aufgenommen zu werden. Wenn Menschen, die man gerade erst kennengelernt hat, einen „meine Schwester“ oder „meine Tochter“ nennen und einen so herzlich empfangen, ist das ein unglaublich tiefes und schönes Gefühl.

Diesen Zusammenhalt habe ich auch in der Nachbarschaft gesehen. Mehrmals habe ich zum Beispiel miterlebt, wie Obst oder Gemüse aus dem Garten zu den Nachbarn gebracht wurde und am nächsten Tag im Gegenzug ein Essen oder eine andere Aufmerksamkeit zurückkam. Ständig kamen Nachbarn zu Besuch, und auch mir gegenüber wurde oft die Geste des Handkusses gemacht.

In dem Dorf, in dem ich war, habe ich auch gesehen, wie die Menschen gemeinsam arbeiten. Sie haben zum Beispiel zusammen einen Weg gepflastert, und jeder hat seinen Teil zu einer Arbeit beigetragen, von der am Ende alle profitieren. Ich würde mir wünschen, dass solche Formen des Zusammenhalts auch in meinem Umfeld häufiger gelebt werden.

Ich bin fest davon überzeugt, dass Liebe Kreise zieht. Wenn wir anfangen, Liebe in unseren Familien, Freundschaften und Nachbarschaften durch kleine Dinge bewusster zu leben, kann daraus etwas viel Größeres entstehen.

„Ich würde mir wünschen, dass Männer sich etwas mehr an der Küchenarbeit beteiligen“

Die türkische Küche und die anatolische Esskultur waren ein wichtiger Teil Ihrer Reise. Welches der Gerichte, die Sie probiert haben, hat Sie am meisten beeindruckt? Was ist Ihnen am Esstisch besonders aufgefallen?

Am meisten sind mir die gefüllten Paprika in Erinnerung geblieben – ich habe sie geliebt! Leider kenne ich die Namen der meisten Gerichte nicht, aber das Essen, das die Frauen des Hauses jeden Tag zubereitet haben, war unglaublich lecker. Überrascht hat mich auch, wie oft frisches Gemüse und Wassermelone auf den Tisch kamen. Besonders bei heißem Wetter fand ich das großartig. Ich liebe auch die Teekultur in der Türkei. Sie ist eine kleine, aber schöne Tradition, die Menschen mehrmals am Tag zusammenbringt und Raum für Gespräche und Gemeinschaft schafft. Insgesamt habe ich es sehr genossen, dass zu den Mahlzeiten meist die ganze Familie zusammenkam. Besonders auf dem Hof ist es sehr schön, dass viele Lebensmittel aus eigenem Anbau stammen oder die Eier von den eigenen Hühnern kommen. Das steigert die Wertschätzung für das Essen und sorgt gleichzeitig für eine hohe Qualität.

Eine kleine Beobachtung habe ich noch: Ich würde mir wünschen, dass Männer sich etwas mehr an der Küchenarbeit beteiligen. In meinem Umfeld erlebe ich das teilweise anders. Mir ist es sehr wichtig, dass Hausarbeit nicht nach traditionellen Geschlechterrollen verteilt wird, sondern danach, wer was gern macht, wer was gut kann oder wer gerade Zeit hat. Dieser Wunsch gilt natürlich für alle Gesellschaften – auch wenn er sich nicht überall gleich schnell verwirklicht.

„Es ist mir wichtig, lokale Betriebe direkt zu unterstützen“

Wie wichtig ist es Ihnen auf Ihren Reisen, mit den Menschen vor Ort in Kontakt zu kommen? Glauben Sie, dass trotz unterschiedlicher Sprachen eine starke menschliche Verbindung entstehen kann?

Ja, das ist mir sehr wichtig! In der ersten Frage habe ich das ja schon ein wenig angesprochen. Gleichzeitig merke ich, dass sich meine Art zu reisen über die Jahre verändert hat. Das sehe ich auch, wenn ich alte und neue Fotos vergleiche. Als ich mit 16 angefangen habe, die Welt zu bereisen, habe ich jede Statue fotografiert, die mir über den Weg lief. Früher habe ich alles genau geplant, meine Buchungen vorab erledigt und hatte eine ziemlich klare Vorstellung davon, was ich sehen und erleben würde.

Wenn ich heute verreise, habe ich meist nur ein grobes Ziel; ich organisiere mein Auto oder mein Flugticket. Alles andere lasse ich gern auf mich zukommen. Anfang des Jahres war ich zum Beispiel mit meiner Schwester und meinem Schwager in Marokko. Für meinen Schwager war es die erste Reise in ein arabisches Land. Er fragte mich, was wir machen würden und ob wir vorher irgendwelche Touren buchen sollten.

Ich habe ihm gesagt, dass wir möglichst nichts im Voraus online buchen, sondern uns vor Ort umschauen. Es ist mir wichtig, lokale Betriebe direkt zu unterstützen, damit ein möglichst großer Teil des Geldes bei den Menschen vor Ort bleibt. Deshalb gehen wir lieber direkt zu den Leuten, die ihre Touren und Erlebnisse selbst anbieten, oder schauen einfach auf dem Markt vorbei. Wir besuchen ein paar Bekannte, trinken gemeinsam Tee und schauen, was passiert. Und es passiert immer etwas Aufregendes!

Welches touristische und kulturelle Entdeckungspotenzial sehen Sie in kleineren Orten Anatoliens wie Divriği, die abseits der großen touristischen Zentren liegen? Wie erleben Sie als Reisende Aufenthalte an solchen Orten?

Ich liebe es, Orte abseits der großen touristischen Zentren zu entdecken. Gerade dort, wo nicht an jeder Ecke klassische Sehenswürdigkeiten zu finden sind, kann der Kontakt mit den Menschen vor Ort zu den echten Highlights einer Reise gehören.

Doch auch die Umgebung von Divriği hat viel zu bieten: Berge, Schluchten, Flüsse, jede Menge Natur und viele Tiere. Auch das Dorf selbst hat seinen ganz eigenen Charme. Allerdings habe ich während meines Aufenthalts das meiste davon nicht gesehen – nur die Moschee und die Werkstatt. Ich glaube, ich war ein bisschen zu sehr darauf konzentriert, Zeit mit meiner Gastfamilie zu verbringen!

„In meinen ersten Tagen in der Türkei war ich ziemlich genervt“

Gab es während Ihrer Zeit in der Türkei eine Begegnung oder Erfahrung, die Ihre bisherigen Vorurteile verändert oder Sie dazu gebracht hat, bestimmte Dinge neu zu überdenken?

Grundsätzlich versuche ich, möglichst wenige Vorurteile zu haben, Dinge selbst zu erleben und mir danach meine eigene Meinung zu bilden. Aus meiner Kindheit kannte ich einige Türken und fand sie immer sehr sympathisch. Trotzdem war ich, ehrlich gesagt, in meinen ersten Tagen in der Türkei ziemlich genervt. An der Grenze musste ich acht Stunden warten. Danach kamen mir manche Dinge fremd vor und waren unnötig anstrengend – zum Beispiel als Touristin eine SIM-Karte zu kaufen. Außerdem bin ich auch einigen aufdringlichen Männern begegnet. Echte Gastfreundschaft und andere Absichten auseinanderzuhalten, fiel mir manchmal schwer. Diese Grenzen können zeitweise verschwimmen, und das hat mir nicht immer gefallen.

Die Erfahrung mit der Familie hat mich meine ersten Eindrücke jedoch in einem anderen Licht sehen lassen. Sie hat mir einmal mehr gezeigt, dass man aus einzelnen Begegnungen kein Urteil über ein ganzes Land fällen sollte. Überall gibt es unterschiedliche Menschen, unterschiedliche Charaktere und unterschiedliche Erfahrungen. Deshalb finde ich es sehr wichtig, offen zu bleiben und mir durch eigene Beobachtungen eine Meinung zu bilden.

Begegnungen, die ich „Wunder“ nenne

Was war die wichtigste persönliche Erkenntnis, die Sie aus dieser Reise mitgenommen haben? Inwiefern wird diese Erfahrung Ihrer Meinung nach Ihre zukünftige Art zu reisen beeinflussen?

Eigentlich reise ich schon lange so und werde das auch in Zukunft tun. Neu ist, dass diese besondere Begegnung jetzt ein größeres Publikum erreicht hat. Meine wichtigste Erkenntnis ist deshalb, dass sich meine bisherigen Überzeugungen ein weiteres Mal bestätigt haben: Wenn man der Welt mit offenem Herzen begegnet, freundlich und hilfsbereit zu Menschen ist, mit ihnen teilt und dort unterstützt, wo sie Hilfe brauchen, können besondere Begegnungen entstehen, die ich „Wunder“ nenne. Und oft bekommt man auf ganz unerwartete Weise selbst etwas zurück.

Deshalb werde ich auch in Zukunft lieber mit meinem Camper auf Umwegen unterwegs sein, als Urlaub in einem All-inclusive-Hotel zu machen. Denn bei einem solchen Urlaub würde ich die Umgebung und das Leben vor Ort kaum kennenlernen. Für mich liegt ein großer Teil des Reisens in den ungeplanten Begegnungen.

Die nächste Route

Wenn Sie die Möglichkeit hätten, die Türkei erneut zu besuchen, welche Reiseroute würden Sie diesmal wählen? Was würden Sie besonders gerne erleben, sehen oder probieren?

Inzwischen habe ich so viele Einladungen von anderen türkischen Familien bekommen, dass ich wahrscheinlich eine Reise planen könnte, auf der ich nur Menschen besuche. Landschaftlich reizt mich vor allem der Osten des Landes. Ich würde gern die Gegend um den Vansee erkunden, über den Tahir-Pass fahren und, des Abenteuers wegen, vielleicht den Ararat besteigen. Außerdem würde ich sehr gern noch einmal nach Kappadokien fahren. Dort habe ich noch keine Ballonfahrt gemacht und bin auch noch nicht durch die Täler geritten. Beides würde ich gern machen. Auch die Ayder-Hochebene an der Schwarzmeerküste und die grünen Berge rund um Rize reizen mich. Nach all diesen Abenteuern wäre es schön, ein paar Tage an der Küste von Antalya zu entspannen. Ich habe gehört, dass die Altstadt von Antalya sehr schön sein soll. Besonders interessieren mich auch kleinere Orte wie Kestel, Kaleköy und Kaş.

Was möchten Sie unseren Leserinnen und Lesern zum Schluss mit auf den Weg geben, damit sie in ihrem eigenen Leben Raum für neue Erfahrungen und andere Perspektiven schaffen?

Hinter all meinen Reisen und Projekten steckt letztlich dieselbe Überzeugung: Das Leben ist ein Abenteuerspielplatz. Die Welt hat uns unglaublich viel beizubringen – und manchmal muss man nur den Mut haben, vom geplanten Weg abzukommen, um genau dort anzukommen, wo man hingehört.

Mein Lebensmotto und zugleich der Slogan von Tanjaventuras bringt genau das auf den Punkt: Travel deeper – change perspective – learn from the world.