UrlaDam’ın kurucusu, oyuncu ve yazar Ercan Kesal, ilk kez düzenlenen Uluslararası Urla Gastronomi Film Festivali’nin danışma kurulu üyesi olarak hem mekân sponsorluğunu hem de festivalin ruhunu anlattı. Urla’nın kültürel mirası, yerel mutfağı ve sanatla iç içe gelişimi üzerine samimi bir söyleşi…

Urla’nın kültürel kimliğiyle bütünleşen ve sanatla zenginleşen yeni bir yaşam alanı olarak tasarlanan UrlaDam, bu yıl ilk kez düzenlenen Uluslararası Urla Gastronomi Film Festivali’ne ev sahipliği yaptı. Mekânın kurucusu, aynı zamanda festivalin danışma kurulunda yer alan Ercan Kesal, bu özel birlikteliğin nasıl doğduğunu, sinema ve gastronomi arasındaki bağı ve Urla’nın yerel değerlerinin nasıl korunabileceğini anlattı.
- Öncelikle Urla Gastronomi Film Festivali’nin mekân sponsoru olma fikri nasıl doğdu? Bu projeyle nasıl kesiştiniz?
Urla’daki bu mekânın oluşumu yaklaşık üç yıl sürdü. Başlangıçta dört dönümlük bir arazi üzerinde metruk binalar vardı, Urla’da “dam” denilen, daha çok küçükbaş hayvanların beslendiği yapılar. Bu binaların modifiye edilip restore edilmesi epey zaman aldı. Bugün geldiğimiz noktada burası birden çok işleve sahip kompakt bir alan: resim galerisi, açık hava tiyatrosu, festival alanı, atölye ve workshop alanları, otel, restoran, bistro ve kafe… Hem yaz-kış etkinlik yapılabilen hem de konaklama, otopark ve yeme içme gibi ihtiyaçları karşılayan bir kompleks. Gülper Hanım’la tanışıklığımız eskiye dayanıyor. Kendisi bu fikirle geldiğinde ortak düşünceyle bu birliktelik ortaya çıktı. Haziran’da İKSV Caz Festivali’nin bir ayağı, Urla Sinema Günleri, Urladam Kitap Fuarı gibi başka etkinlikler de olacak. Burası Ekim’e kadar neredeyse her akşam bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor.
- Festivalin ilk yılı olması açısından sizce nasıl bir başlangıç yapıldı?
Festivalin kapsamı planlanırken “çok iddialı mı olalım, daha mütevazı mı başlayalım?” gibi tartışmalar yaşandı. Sonuçta orta bir yol bulundu. Uluslararası nitelikte, yurt dışından da şef düzeyinde katılımcılar geldi. Gastronomi ağırlıklı ama sinema da içeren bir yapısı var. Katılım bence beklentileri karşıladı. İlk yılın deneyimi önemliydi. Seneye çok daha kapsamlı, belki beş güne yayılan bir festival olacağını düşünüyorum.
- Sinema ile gastronomi arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Festival bu iki alanı buluşturabildi mi?
Bütün sanatlar birbiriyle bağlantılıdır. Edebiyatı olmayan bir sinema, resimden anlamayan bir yönetmen eksik kalır. Bu yaklaşımı ben hekimlik hayatımda da yaşadım. Bu festivalde San Sebastian şehri örnek kent olarak düşünüldü. Orası hem dünyanın önemli gastronomi merkezlerinden biri hem de A sınıfı uluslararası film festivallerinden birine ev sahipliği yapar. Urla da bu potansiyele sahip. Sinema ile yemek arasında doğal bir bağ var. Her filmde bir sofra sahnesi vardır. O sahneler sinema gibidir. Seyirci bu sahneleri sever, rahatlar. Reytinglere de olumlu yansır. O yüzden sinema ve yemek birbirini besleyen alanlardır.
- Urla’nın yerel mutfağında sizi en çok etkileyen unsurlar neler?
Mutfak toprağın sonucudur. Bu topraklar enginarı, üzümü, otları, balığı, etiyle kendi mutfağını oluşturmuş. Urla sadece restoranlarıyla değil, coğrafi ve kültürel hafızasıyla da öne çıkıyor. İyonya’nın yedi büyük şehrinden biri olarak binlerce yıllık bir geçmişin parçası. Bu tercih boşuna değil. Benim sevdiğim restoran çok mütevazidir ama vazgeçemem. Yani lezzet fiyatla ölçülmemeli. Türkiye’de en büyük sorunlardan biri bu: “Çok para verdim, demek ki iyidir” anlayışı. Oysa lezzet, yerel bilgelikle, malzemenin doğallığıyla gelir.
- Yöresel tatların korunması ve yeni kuşaklara aktarılması sizce nasıl mümkün olabilir? Sanat bu süreçte nasıl bir rol oynar?
Sanatın insanın dünyayla ilişkisine olumlu etkisi vardır. Müzik yapılan bir yerden kötülük çıkmaz, tiyatro oynanan bir yerde sağlıksız düşünceler barınamaz. Bugün hepimizi hasta eden şey; bizi tek tipleştiren, küresel ve endüstriyel yaşam tarzı. Yerel mutfak ve kültür, bunun panzehiridir. Eğer gerçekten yerel olabilirsek, ancak o zaman evrensel olabiliriz. Hepimizin aynı kafelerde, aynı restoranlarda, aynı yiyecekleri tükettiği bir dünyada farklılıklarımızı kaybederiz. O yüzden sanat ve yerel kültür birlikte hareket ettiğinde gerçek bir dönüşüm başlar.
- Festival boyunca sizi en çok etkileyen film ya da etkinlik hangisi oldu?
Ben daha çok yerel tatların peşine düştüm. Urla mutfağı, yerel üreticilerin hazırladığı yemekler beni çok çekti. Zaten yemeğe içmeye düşkün biriyim. Festival boyunca iki konuşmam oldu. Dün, Ahmet Güzelyağdöken ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Birazdan da “Sideways” filminden sonra, film ve yemek ilişkisi üzerine bir konuşmam olacak.

- Gastronomi ya da turizm ekseninde burada, UrlaDam’da ileride başka projeleriniz var mı?
Olmaz mı? Zaten işimizin bir parçası gastronomi. Yeme içmeyi biz de kendi içimizde yaşıyoruz ama amacımız fine dining gibi bir anlayışla yola çıkmak olmadı. Sadece gastronomisiyle anılan bir yer olmak da istemiyoruz. Burada yüksek fiyatlarla bazı tatların denenip gidilmesi, Urla’yı iddialı bir gastronomi mekânı yapmaz. Bu yaklaşımı doğru bulmuyorum.
Temiz, sağlıklı ve doğru gıdaya ulaşmak herkesin hakkı. Bu mümkün kılınmalı ve buna yönelik projeler geliştirilmeli. Biz de bu bilinçle kendi mutfağımızda menümüzü dar tuttuk: iyi bir pizza, düzgün bir hamburger, köfte, makarna, salata; yanında iyi bir şarap ya da bira. Önemli olan bunları hakkıyla yapabilmek. Geçen yıldan beri yerel üreticilere alan açıyoruz. Bütün salonlarımızı, açık alanlarımızı onların üretim, sunum ve satış faaliyetlerine sunduk. Bu desteği artıracağız. Burası bu anlamda bir çekim merkezine dönüşecek. Mesela geçen yıl Bağ Bozumu Şenlikleri burada yapıldı. Üzüm ve şarap, bu coğrafyada en az enginar ve otlar kadar önemli. Onlar bu işin lokomotifi. Ne yazık ki yeterince desteklenmiyorlar ama yine de yılmadan üretmeye devam ediyorlar. Biz de bu üreticilerle olan ilişkileri zenginleştiriyoruz. Sivil toplum kuruluşlarına ve yerel girişimlere alanlarımızı ücretsiz açıyoruz. Böyle bir anlayışla çalışıyoruz Urladam’da.

